19 Ocak 2010 Salı

Boş Zamanlar...

Başkaları tarafından anlaşılmasa da herkesin bir derdi vardır. Hayat denilen bu ölüme geri sayımda, herkes sonucu görmezden gelir. Başlangıçtan sona kadar geçen sürede, insanlar kendilerine yapacak pek çok farklı şey bulurlar. Boşa geçen zamanı değerlendirmek de diyebiliriz buna.

Bu zamanı farklı şekilde değerlendirmek isterler insanlar. Değerlendirmeyi seçtikleri şekillere karar veremeyenler olduğu gibi kendileri hakkında karar verme şansları elinden alınmışlar da vardır. Ölmeye bir sıfır mağlup başlayan bu ikinci gruptakilerdir asıl gerçeği görenler. Bu serüvende bir adalet olması gerektiğini bilirler.

Doğarken başlayan ölüm yarışında, ellerine sığacak büyüklükte kağıtların daha fazlasına kimin sahip olduğu ile ölçtükleri insanlıklarını yine onlara tamah eden ve etmek zorunda bırakılan insanlar üzerinde deneyen insancıklar... Kağıtları biriktirmek için yadsıdıkları sona kadar harcayacakları zaman dilimi içerisinde sistem tarafından kurulan okullarda eğitilirler. Ardından sisteme hizmet eden büyük kağıt kazanma hücrelerinde hizmet etmeye yönlendirilirler. Hayatlarının en verimli yıllarında bu hücrelere girebilme şansını bulanlar, ürettiklerinden sadece kendilerini doyuracak, temizleyecek ve çok küçük bir olasılık da olsa iki göz odaya benim diyebilecek kadar kağıda sahip olurlar.

Geriye kalanlar yüzdelerle ifade edilir. Yüzde şu kadar insan hücrelere giremedi. Soğukta da donmuş olabilirler. Ona da sayı verirler. Çünkü onların sayısı yüzde ile verilemeyecek kadar azdır, yani yok sayılabilir. İnsanlar neyse ki okullarda bu oranları ve sayıları anlayabilecek eğitimi alabilmişlerdir. Gerçi eğitim alamayanların da bir yüzdesi, okuyamayanların bir yüzdesi de vardır sistemde. Sistem her şeyi görmelidir, bilmelidir! Herkese de malum sonlarını unutturmalıdır. Böylece kurulmuş olur toplum. Ölecekleri unutturulmuş ve vasıfları sınırlandırılmış, hücrelere hapsedilmiş insancıklar kümesi. Rakamlarla ifade edilebilir. İsimleri yoktur. Kişilikleri sistemin ürettiklerinden faydalanabildikleri, satın alabildikleri ile tanımlanır.

Kimisine hücrelere girme şansı verilirken, kimisi katil olmak zorundadır. Kimisi katilliği kendi seçer. Katillerin olduğu bir sistemde katilleri yakalayacak birileride olmalıdır. Onları da sistem kendine bağlar. Ölüme doğanların biletini önce kesen katilleri, sonsuz uykusuna kadar yaşayacakları gerçek hücrelere koymak için dolaşır sistemin adamları.

Sonra bir gün bir çocuğa öğretmeni sorar 33 artı 4 kaç eder diye. Cevap basittir: 37. İşte o 37 bir gün bir dağ yolunda bir otobüsteki insanların sayısına eşit olabilir. Onların önüne boş zamanlarını katil olmakla dolduranlar çıkabilir. Sayıları ne kadar az olsa da o anda orada 37'sinden de fazlasının canını alacak kadar mermileri olabilir. 37'nin ise silahı bile yoktur. İşte o karlı gecede, yaratılmışların en üstünlerinin 50 kadar örneği karşılıklı dizilir. 37 bir tarafta, geri kalanları diğer tarafta. Peş peşe sesler duyulur. Belki 100 ile 50'nin toplamı kadar. Neydi cevap? 150. Evet o kadardır herhalde. 37'nin kalbi sistemin unuttuğu gerçeği hatırlar. Öleceklerdir. Ama sistem için. İşte bütün mesele budur. O 37'nin 33'ü orada ölür. 4'ü yaralanır. Yaralananlara hain muamelesi yapılır. Sistem uzun yıllar onları tanımaz. Ama şehirdeki toplum üyelerine de bakın bunlar orada öldü der - ki korku ile sonu unuttursun...

Sonunuzu unutmadığımız kadar yaşarız aslında. Farkında olursak nefeslerimizin sayılı olduğunun, hepsini sayarız. En büyük varlığımızdır geçirdiğimiz zaman. Nasıl, niçin, kiminle, ne kadar harcadığını ölçmeliyiz. Boş zamanınızı en iyi şekilde doldurmanız dileğiyle...

2 yorum:

Özge'ye dair dedi ki...

uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir yazı okumamıştım. Çok güzel ifade etmişsin..

Cüneyt Aydoğan dedi ki...

Teşekkürler Özge :)